19 Mayıs 2014 Pazartesi

Kendine Ait Bir Oda mı, Yeni Dünya mı?

"Erkekler ne der diye düşünmeden!" söylemi bir çok feminist hareketin ve feminist kadının ağzındayken hiç bir zaman kahvemi yudumlarken "kendine ait bir oda" tabirini irdeleyen bir kadın arkadaşa rastlamadım.
Klasik feminist söylemlerinde kadınlar doğurgandır. Ama ya çocuk ya fikir doğurabilirler. Kadın, bir bebek dünyaya getirdi mi insan fabrikasi olarak meta diye yaftalanır. Kadın bedeninin sömürüsü denir ve hatta daha çok abartayım deniz atlarına alkış tutulur. Şaka bir yana bırakıldığında Virginia Woolf'ün eserlerinde kadın doğurganlığını düşünsel şeyler üzerine kullanmalıdır. Mihenk taşı olan bir sözünde bu açıkça ortaya konmuştur. "Para kazanın, kendinize ait bir oda ve boş zaman yaratın."  Burada ise kimliğinin bilincinde olan bir kadın olarak şunları kendime sorup içselleştirmeden edemiyorum. Kadının fikir doğurganlığı için illa kendine ait bir odası mı olmalı? Veyahut odasız ve parasız kadınlar yazamaz mı?
İşte bu sorulari sorduğum vakit benim gibi çok kadının aklına Ursula K. Leguin'in gelmiş olmasını temenni ediyorum. Yazdığı kitaplar sadece bir odaya kapanarak değil, hayal gücünün kapılarını açarak yazmış olmalı. Yani bir oda zihnimizde olmalı ve o odanın pencereleri de mor gökyüzülü, balıkların içinde denizlerin yüzdüğü, ejderhaların ikna kabiliyetiyle alt edilebildiği bir yerlere açılmalıydı. Yani yazar olmak için gerekli olan tek şey kendine ait bir hayal gücü ve yazılabilecek kağıtlardır. Akıl, erkek egemen fikrin tekelinde olunca kadının ayağına pranga-boynuna urgan olur. Kadından neden Shakespeare çıkmadığını kestirmek çok da zor olmasa gerek.. Hayal gücüne ket vurulursa, somut olan kalemin kendine ait odandaki masanın üzerinde olsa da, zihin kalemin kırılıverir.
Kadınlar kadın olarak kaldıkları taktirde erkek egemenliğin hüküm sürdüğü her toprakta -ki dünya geneli şuan böyledir- erkekler tanrı işlevselliğiyle kadına baskı kirmaya devam edecek ve Tanrı'da eril dille bizlere yansıtılmaktan vazgeçilmeyecek. Böyle bir ülke, böyle bir dünya onlarınken, kadına sadece Virginia'nın ki gibi bir oda, bir kalem ve bir kağıt yeterli olur mu? Yoksa kendimize Ursula gibi fantezik yeni dünyalar mı yaratmalıyız?

E.B. 19052014

22 Aralık 2013 Pazar

Akdenizde Bir Ada: Kuzey Kıbrıs



   
I. Kıbrıs’ın Coğrafyası:

Toprakları kuzeyde Dipkarpaz, batıda Güzelyurt, güneyde de Akıncılar'a doğru yayılır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile Kıbrıs Cumhuriyeti toprakları arasında Birleşmiş Milletler’in kontrolünde tampon bölge bulunmaktadır.


     II. Kıbrıs’ın Ekonomisi:


Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti uluslararası camiada tanınmamasından dolayı ekonomik olarak Türkiye'den yardım almaktadır. Tedavüldeki para birimi Türk Lirası'dır. KKTC'nin neredeyse tüm ithalat ve ihracatı Türkiye üzerinden gerçekleştirilir.


III. Kıbrıs Tarihine Bir Yolculuk

          A)Kıbrıs’ın Tarihi: Tarih boyunca sırasıyla; Antik Mısır, Hitit, (tekrar) Mısır, Fenike ve Asurluar’ın egemenliği altında olan Kıbrıs, MÖ. 669’da kısa bir dönem bağımsızlık kazandıysa bile tekrar Mısır firavunu Amasis tarafından kontrol altına alındı.
            Kıbrıs II. Selim hükümdarlığı esnasında, Lala Mustafa Paşa komutasındaki ordu 1571de fethedilmesinden sonra Osmanlı idaresine girdi. Bu dönemde burada yaşayan yerli halkın nüfusu 150.000 idi. Fethin ardından Karaman’dan adaya göç ettirilen Türk’ler, adanın ilk Türk sakinleridir.

         B)Enosis Ayaklanması: Osmanlı Tarihinde 93 Harbi olarak adlandırılan, 1877-1878 Rus-Osmanlı savaşında Osmanlı Devleti yenilince Rus’lara ödün vermemek için adayı Birleşik Krallığa kiraladı. Fakat Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşında Almanya’nın safına geçince Lozan Anlaşmasının 21. maddesi gereğince uygulanıp adanın Birleşik Krallığa ilhakı tanındı(1925) Bundan 6 yıl sonra Ekim 1931’den itibaren Rumlar Enosis isteğiyle ayaklandı. Yunanca bir kelime olan Enosis, halkın Birleşik Krallıktan ayrılıp, Yunanistan’a bağlanma isteğinin çığlığıydı. Politik olarak ise bu terim; “bir ülkenin sınırlarına dahil olma, birleşme” anlamına gelmektedir. Bunun için plebisit yaptılar ama bu istek Birleşik Krallıktan veto alınca ve Türk Topluluğu da Enosis’e karşı olduğunu açıklayınca ortalık kızıştı. Türk-Rum çatışmaları yaşanmaya başladı. Nikodimos Milanos önderliğinde başlayan bu ayaklanmada 6 kişi hayatını yitirdi.
      
      C)EOKA’nın kuruluşu: Yunanistan Hükümeti 1954 yılında Birleşmiş Milletlere Self Determinasyon’un Kıbrıs için de uygulanması yolunda başvurdu. Ama Türkiye’nin de reddettiği bu başvuruyu BM’de reddetti ve gerekçe olarak da “adada iki etnik kökenden” insanın yaşıyor olmasını sundu. Self Determinasyon ilkesiyle BM’ye başvuru yapıldıktan sonra EOKA adında bir örgüt kurdu. EOKA; Kıbrıslıların Milli Mücadele Örgütü anlamına gelir ve Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması için mücadele eder. 1950 yılında Georgios Grivas önderliğinde kurulan EOKA, 20 Temmuz 1974 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin Kıbrıs Harekatı sonucunda dağılmıştır.

     D)Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Kurulmasında İngiltere-Türkiye-Yunanistan Garantörlüğü: 11 Şubat 1959 tarihinde Birleşik Krallık, Türkiye ve Yunanistan devletleri Kıbrıs’taki Türk ve Rum toplulukları arasında Zürih Anlaşmasını imzaladılar. Türk tarafını Fazıl Küçük’ün temsil ettiği bu anlaşma Kıbrıs Cumhuriyetini ve onun anayasasını kabul eden bir anlaşmadır. Bunu takiple 19 Şubat 1959’da imzalanan Londra Anlaşması ile de Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 16 Ağustos 1960’da resmen kurulmasının temelleri atılmış oldu.

    IV. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kurulmasına Giden Yol

    a)Barış Harekatına Zemin: Kıbrıs Cumhuriyeti 1960’da kurulduktan sonra her iki topluma da nüfuslarına göre her kurumda yeterli temsil hakkı tanındı. Ama Kıbrıs Cumhuriyeti cumhurbaşkanı III. Makarios 13 maddelik bir anayasa değişikliği sundu. Ve bu maddelerden biri anayasanın değişmez ilkesi olan ve Kıbrıs Türkü Başkan yardımcısının veto hakkının kaldırılması, ayrı belediyelerin ortadan kaldırılması gibi o dönem tehlike arz edecek maddeler de bulununca işin rengi değişti. Türkiye bu değişikliği kabul etmeyeceğini bildirdi. Kıbrıs Türklerinin de reddi üzerine Rum-Türk çatışması yeniden alevlendi. Resmi görüşmeler de fayda etmeyince Türkiye Cumhuriyeti askerî müdahelede bulanacağını açıkladı. TBMM’nin yetki vermesiyle birlikte Türkiye’nin uçakları Kıbrıs üzerinde boy göstermeye başladı. Donanma ve çıkarma birlikleri harekete geçti. ABD’nin arabuluculuğuyla, Yunanistan birlikleri geri çekilince harekât durduruldu. 1964’de gizlice ada’ya giden Rauf Denktaş Yunanlılar tarafından tutuklandı ama itirazlar üzerine bu tutukluluk çok sürmedi ve serbest bırakıldı. Bu olaylar tarihte 1963-1964 olayları diye anılır.
      1974 darbesi olarak anılan darbe ise TSK’nın harekât düzenlemesine neden olan son somut olaydır. Milliyetçi Rumların III. Makarios’u devirmek için Lefkoşa başkanlık sarayını basacağını daha önceden istihbarat alan Makarios’un sarayın arka bahçesinden Londraya kaçmasıyla başlamış, EOKA’nın tanınan siması Nikos Sampson’un geçici devlet başkanı olmasıyla birlikte sona ermiş bir darbedir.

       b)Birinci Harekât: 20 Temmuz 1974 sabahı Türkiye Cumhuriyeti Kıbrıs’a havadan indirme ve denizden çıkarma yapmaya başladı. Rumlar, daha öncede adaya müdahale edemeyen Türklerin yine etkisiz olacağını sanıp, yanıldı ve etkili bir çatışma akşamüzeri başladı. Türk Birlikleri önce Girne’ye daha sonra Lefkoşaya giriş yaparak bu hattı birleştirdi.
22 Temmuz 1974 tarihinde ateşkes ilan edildi. Bu müdahale sonucunda Yunanistan cunta idaresi ve Kıbrıs Cumhuriyetindeki Nikos Sampson hükümeti görevini bıraktı.
Bu harekâtın başlamasından kısa bir süre sonra “Biz aslında savaş değil, barış için, sadece Türkler’e değil Rumlar’a da barış getirmek için Ada’ya gidiyoruz.” diyerek harekatı başlattığını belirten konuşmada; “savaş”ı, “barış” olarak oksimoron bir vaziyette halka sunduğunu da unutmamak gerekir.

      c)İkinci Harekat, “Parola; Ayşe Tatile Çıksın” : Cenevre’de süren barış müzakerelerinden sonuç alınamayacağını anlayınca harekatın yeniden başlayacağını belirten “Ayşe Tatile Çıksın” parolasını Türk Dış İşleri Bakanı Turan Güneş, Bülent Ecevit’e sundu. Bunun üzerine 13 Ağustos’ta Türk Birlikleri ilerlemeyi tekrar başlattı. Türk Birlikleri 14 Ağustos’ta başkent Lefkoşa’ya, 15 Ağustos’ta da Lefke ve Magosa’ya girdi. Bu harekâttan sonra KKTC’nin sınırları çizildi.

     Sonuç olarak; Yunan Temyiz mahkemesi, Türk ordusunun askeri müdahalesini meşru gören bir açıklama yaptı. Ve müdahalenin koşullarını hazırlayanların Yunan subayları olduğunu söyleyerek, suçluları siyasi bir dille mimledi. Bu harekatın, ya da diğer bir söylemle savaşın kayıpları şöyleydi; TSK; 498 ölü, 1200 yaralı. Kıbrıs Türkleri; 350 ölü, 1000 yaralı. Rumlar ve Yunanlılar; 4bin ölü, 12bin yaralı.

    d) Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kuruluşu; Kıbrıs Harekâtı sonrasında 1976’da Kıbrıs Türk Federe Devleti Kuruldu.15 Kasım 1983’de ise self determinasyon kararı oy birliği ile alınıp KKTC kurulmuştur. Bu bildirgeyi halka Rauf Denktaş okudu. Bu karar bir çok ülkenin dikkatini çekti ve BM Güvenlik Konseyi 18 Kasım’da aldığı bir kararla bu kararı kınadı ve bu kararı ayrılıkçı bir hareket olarak tanımladı.

IV. KKTC’yi Tanımak: 

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bugün BM-AB-ABD gibi bir çok örgüt ve ülke tarafından tanınmıyor. Bunların sebebini açıklamaya koyulursak iki sebepli bir sonuca varmış oluruz. Birincisi; Türk tarafının da savunduğu gibi, bu ülke ve örgütlerin Kıbrıs Türklerinken yeterince sömüremeyecek olması ve ambargolardan tedirgin oluyor olması. İkincisi ise; diğer tüm ülkeler gibi Türkiye’nin işgalci bir devlet olduğu ve emperyalist tutkularla Kuzey Kıbrıs’ı elinde tuttuğu için…

SONUÇ: Bir ülkenin tanınmaması demek, o ülkenin uluslar arası haritalarda hayalet olması demektir. Türkiye tarafından da, ada tarafından da pervasızca milliyetçi gayelere tutsak olan bu adanın işgalci yerlileri(her iki kesimden de) Türkleri de, Yunanlıları da, İngilizleri de istememektedir. Fakat, amiyane bir tabirle fitneci uluslar hâlâ bu ülkelere sempati yaratmaya çalışmaktadır. Ve sonuç olarak Kıbrıs’ın her iki tarafı da hâlâ işgal altındadır.




(Marbling'in essay taslakları...)

1 Ağustos 2013 Perşembe

Islıkla Bölücü Örgüt Sloganı Atan Ülkenin Tribünlerinde Siyasi Slogan Yasağı



"27 Mayıs 2008 gününü kaç kişi hatırlar?" diye sorsam, bilenlerin renginin koyuluğunu taa buralardan görebilirim. 27 Mayıs günü çArşı kendisini feshetti. Üzerine çokca laflar yapıldı. Yok "Alen doğdu, çArşı öldü", yok "27 mayıs darbesine göndermeydi" derken açıklama geldi ve yürekleri dağladı. "çArşı'nın, Beşiktaş'ın önüne geçtiğini söylediler. Hiç bir şey Beşiktaş'ın önüne geçemez; çArşı artık yok!" Ama aşk bu ya, üç ay sonra bir açıklama daha; "dosta düşmana duyuruyoruz, geri döndük!" Ve, içinde olanlar bilir o günü tek ses denildi ki; "Alem biter, Ortam biter, çArşı bitmez!"


Bitmez tabi ya... Bitmez. Ama bu camiada, ortalıkta cirit atan gemiyi ilk terk eden fareleri, çatal dilli yılanları da bitmez... Gezi Parkı olayları boyunca bir grup çArşı'yı nereye sığdıracağını bilmezken, bir grup da nasıl çamur atacağını bilmez halde debelendi durdu... Önce tutukladılar, sonra kefaret dediler. Takımın borçlarını, kendi ceplerinden ödemeye çalışan insanları kefaretle korkutmaya çalışma acizliğine düştüler. Yine de, ezilmedik-azalmadık "Feda" dedik ince bir sesle. Ama bu kez sesimiz çok duyulmuş olmalı ki, bu defa da alçaklığa sığınıp gizli bir anlaşma bendi ile taraftarı can evinden vurmaya kalkıştılar. Peki kim ne dedi? Bunları diyenler aslında kim ve ne denli ciddiye alınmalı? 

Veysel Giley... ultrAslan başkanı... "Siyasetin yeri statlar değil!" buyurmuşlar. Gezi Parkı Direnişi boyunca attığı ağdalı ve ezberci tweetlerin aynısını bu konuda da yapmış. İşte ağızlara sakız olunan şeyleri söylemiş yani, "bünyemizde her görüşte insan var", "siyaset için siyasi partiler var" vs.
Velhasıl Veysel Giley, AKP'nin bakanları stadına geldiğinde, Erdoğan Bayraktar elli bin-elli beş bin kişinin içinde "bu stadı biz yaptırdık" ayarını taraftarına verirken el pençe divan duranların başkanı olabilir. Metin Oktay'ın takımının değil... 

Sefa Kalya... Adını hangi ismiyle ve soy ismiyle anacağımı şaşırırken aniden kafamdan da "neler yazarım neler" diye geçirdim. Ama herkesin bildiğini, kime anlatacağım ki? Sarkozy ve Erdoğan arasında bir sürtüşme olmuştu "biz kediye, kedi deriz" mevzusu. Biz de kediye, kedi deriz. Sefa Kalya da, Sefa Kalya'dır işte... Sözlerine "Fenerbahçeyi siyasete karıştırmanın anlamı yok" diye giriş yapmış, devamında anlattığı şeyle kendi tezini çürütmüş. "PSV Eindhoven maçında durup dururken bazıları "Her yer Taksim, her yer Direniş" sloganı atmaya başladı... Genç Fenerbahçelilerin içinde sağcısı, solcusu, AK Partilisi var. Başbakanımız bir kere Fenerbahçeli. Bizim gurup da "Ya Allah Bismillah Allahu Ekber" diye bağırdı." Tribünlere siyasetin yakışmadığını söyleyen Sefa başkanı gördük mü ne yapmış? İade-i slogan yapmış. Hem de nasıl? Tek-bir ile... Röportajın içinde kendisi belirtmiş zaten, "bizim grup muhafazakar görünür" diye. Ve sonra da eklemiş. "İşin içinde art niyet var"... Niyet sorgulamasını Fenerbahçeliler yapsın artık. Kendi takımından "Fenerbahçeli üst kimliği dışında, kendi üst kimliğini oluşturma çabasında" diyerek ayar yemiş bir lider. Kendi takımından "başka tribünlerden geldiğini ve kişisel ikbali peşinde koştuğunu unutmayın" diyerek gerçek Fenerbahçelilere hakkında uyarı verilmiş bir lider. Yani takımın söz sahibi erkanları üstü kapalı demiş ki "asıl Fenerbahçeli 12. adam olandır, 11buçuklarla işiniz olmasın" İlk başta anlattım ya hani "çArşı, Beşiktaş'ın önüne geçti diye oluşumu feshetti" diye. İşte aramızdaki en büyük ve en aşılmaz fark bu... 

Bu durumda, böylelerinin değil 1907 UNIFEB gibi oluşumların dikkate alınması gerek. Kaldı ki Sercan Çetin'in üniversitelerdeki oluşumlarını, siyahımla beyazımla -hemen hemen- hep takdir ederim. Çetin söze "bizim belli bir siyasi görüşümüz yok" diye girmiş ve devam etmiş "ama her üyemizin kendi görüşü var" Röportajını okurken "Vay arkadaş!" dedim. "Bunu söylemek bu kadar da zor değilmiş, helal!" Adam açık açık söylemiş, "siyasi içerikli ve ırkçı pankartlara karşıyız ama sloganla, pankartla, davulla biz hep özgürlüğü savunduk. Yasaklar tribünün güzelliğini öldürür." 

Bir de özellikle Karşıyaka'nın duruşunu merak edip kısa bir kurcalamadan sonra Taraftar Derneği Başkanı Okan Kırmacı'nın söylediği tek bir sözle beni fethetti ve ne yalan söyleyeyim Karşıyaka lig yükselene kadar Karşıyaka sempatizanı olmak gibi kafa üstü baloncukları oluştu bende. Demiş ki Kırmacı; "Cezaevine değil stada, sevdiğimiz takımı desteklemeye gidiyoruz!" 

Bir ölüme, bir düğüne giderken özel kıyafet giyilir. Bizimde bunun için formalarımız var. Maç sonunda ya gelinliğimiz/damatlığımız oluyor o forma, ya kefenimiz. "Sevdaya yasak koyanın dünyada yeri olmaz!" dedik bunun için. Milleti uyutan 3F'nin içinden, Futbol'u Van'daki çocuklar üşümesin diye tribünlere atkılar atarak çekip almaya çalıştı bu futbolun taraftarı. "Kitlelerin afyonu futboldur" sözünü söyleyenleri ters köşe yaparak kol kola direnenler bu futbolun taraftarlarıydı. GreenPeace ile birlikte "Nükleersiz Türkiye" pankartıyla az siyasi çok insan olan bu futbolun taraftarıydı. Belki de en güzel tepkisini bir katille fotoğrafları yayınlandığında Fatih Terim'in lakabına gönderme yaparak "imparator değil, tam demokrasi" tepkisini göstererek yapmasıydı... Tam bu cümleyi yazarken aklıma "en güzeli buydu" diyerek bir sürü şey daha geldi. Mesela Barça'nın Samuel Eto'suna yapılan ırkçı saldırılar için dünyanın bir köşesinden "hepimiz Eto'yuz" diye pankart açmaları... Kızılay'a gidip topluca kan vermeleri... "Hediyeni kap, minitürk'e gel" sloganıyla kimsesiz çocuklara oyuncak ve kırtasiye yardımında bulunmaları... Almanya'da neonazi'ler tarafından kundaklanan Türk ailelerine destek vermeleri... Bu futbolun taraftarıydı bunların hepsi. Ama bu futbol sırf renkleri farklı diye başka takımın taraftarını öldürenlerin değil, maçın 65. dakikasında Van iline plaka koduyla gönderme yaparak soğukla mücadele eden Van'lılara selam çakanları futbolu...

Ben futboldan anlarım. "Ofsayt ne demek?" diye sorduğunuzda "mağazaya girdiğimde istediğim çanta bir tane kalmış ve kasanın yanında..." diye cevaplamam. Yada yağmur altında sırılsıklam olurken çamurlanan ayakkabılarımı değil, futbolcularımın ne kadar yorulduğunu düşünürüm. Bir erkek kadar iyi futbol oynayamam belki ama, camianın içinde tribüncülük oynayanla-tribüncü olan arasındaki farkı hemen anlarım. Tüm yasaklara, yasakçı anlayışlara avaz avaz, desibel desibel karşı gelen değil miydi Beşiktaş? Bu taahhütname sesi fazla politik çıkan Beşiktaşlıyı apolitikleştirme çabasıdır. Ben futboldan "kediye kedi" demenin başka yollarını bilecek kadar siyasi bir şekilde anlarım... Islıkla -sözüm ona- bölücü örgüt sloganı atan bir halk, şimdi o tribünlerde neler yapmasın? Gel yeni sezon, gel!

28 Temmuz 2013 Pazar

Hurdalıktan İç Döküntüleri

PAZAR, TEMMUZ 28, 2013 / #2


Aklımda bir şarkı vardı. Yanımda deri kaplı kırmızı bir kitap.

Şarkı senin için lüzumsuz birisinin, kitap ise kavgamızın köşe taşlarından… Eski dilde başına “Hime" gelince “kalem oynatan" anlamına gelir soyadı. Yani senin anlayacağın dilde söyleyeceğim, Nazım Hikmet Ran‘ın kitabı.

Yüzyıllar sonra kuvars taşı en değerli taş olacak derler. Altından ve pırlantadan bile, düşünsene! Doğada çok fazla bulunduğu için, yakıt olarak kullanılabilecekmiş motor çağında. Demem o ki sana; bu kitap benim yüzyıllar sonra bile kuvars taşım!

Aklımdaki şarkı şimdi sustu. Ama bir kısmında diyordu ki; “gülüşlerinden anlamıştım, ilk görüşte işte dedim ‘aşk dedikleri bu olmalı’ " 

Hani öyle vakitler oluyor ki, bilmiyorum ifşa etsem mi ama böyle saçma sapan bir yerde o kadar naif bir şekilde delip geçiyor ki böyle şarkılar. Diyorum; ne gereği vardı şimdi? "Hurdalıktan iç döküntüleri" demiştim böyle yazılarıma… Hurdalık deşeleyicisiyim adeta.

Az önce bir fotoğraf gördüm. Telefon kulübesine “sevişmek için telefon kulübeleri" yazmış biri.
Ne güzel insanlar var değil mi? Turgut Uyar bilecek kadar güzel! İşte sanki o güzel adamların hepsi sensin. Bir direnişte en komik yazılamayı yazan sensin mesela. Veya en güzel direnen sensin. Yolda görüp de hiç tanımadan gülümsediğim insan sensin. Bir teyzeyi usulca karşıdan karşıya geçiren sensin. Sahi? Hem bu kadar yok olup, hem de bu kadar çok olan sen misin?


Az önce bir şiir gördüm. Murathan Mungan “anlatabilsem sende neler gördüğümü kimse inanmaz hayal derdi / bilselerdi sende neler gördüğümü, yıllarca hayal görmek isterlerdi" yazmış.

Ne güzel şiirler var değil mi? İşte o güzel şiirlerin hepsi de sensin. En güzel şiirlerin en beğendiğim satırı da sensin. Bak, evren yine benimle maytap geçiyor. Kafa radyomdaki şarkı ayrılıkla ilgiliydi, deri kaplı kitabı göğsüme basıp açtım şiir yine ayrılıkla ilgili. Diyor ki Ran “Bir Ayrılış Hikayesi" şiirinde; “sen yürümelisin yeni doğan çocuğun gözlerine bakarak / sen yürümelisin, beni bırakarak…" Fazlası var, ama ben yazamam -sen oku. En güzel şiir okuyan da sensin çünkü.

Yüz yılar sonra kuvars taşı en değerli taş olacak derler. Altından, pırlantadan bile, düşünsene! Demem o ki sana; bendeki, sen kadar değerli!


Hurdalık’tan İç Döküntüleri

PERŞEMBE, MART 14, 2013 / #1

Göz kapaklarıma ağırlık takılmışcasına, kendiliğinden kapanıyor. Ve ben bu yorgunluğa rağmen yazmak istiyorum uzunca aradan sonra. Her zaman ne yazacağımı planlayan, can alıcı cümleleri kafamda kelime kelime belirleyen ben; bu defa ne yazacağımı bilmiyorum… Ama… Niye yazdığımı çok iyi biliyorum.

Geçenlerde bir arkadaşım lise yıllarında izini kaybettiğim, benim için ‘baş ucu’ değil ‘göğüs üstü’ kitabı olan “Cezmi Ersöz-Şizofren Aşka Mektuplar” kitabını ona verdiğimi ve unuttuğumu söyleyince sevincik delisi oldum. O an başka birisi de çıkıp kaybolan yıllarımı geri verse, umursamazdım pek…

“Peki” dedim. “O kitaba yıllar önce yüklediğim anlamı bana, bugünkü Ebru’ya verebilecek mi?” Cevabı ‘hayır’dı. Bir yerde okumuştum, “Herşey değişir. Bir bulut geçer, ardından gri renk bırakır. O da git gide silinir.” yazıyordu.

Benim içimdeki bulut çok ağlamıştı, çok yağmıştı. Ta ki içimde yalnızlığın çiçekleri filizlenene dek… Ve geçip giden o bulutun bıraktığı gri renkti o kitap!
Söyleyeceklerim bu kadar sanırım, birisi giderken gri renk olarak satırlar/sayfalar dolusu yazı bırakır, birisi bir şal, birisi bir şarkı… Sadece bekleyip gri rengin de silinmesini izlemek lazım…

15 Nisan 2013 Pazartesi

Marbling Anayasası Taslağı


Bu sene 2. sınıf olmamın da verdiği külfetle "Anayasa Hukuku" diye bir ders almaya başladım. Neyse ki, tüm bu kaotik Türkiye ortamında Anayasa'yı bize tatlı tatlı anlatan güzel bir hocamız var. Bu hafta bize bir çok anayasayı inceledikten sonra "kendi anayasanızı hazırlayın" diye bir konu verdi. Zaten sürekli kafamda tasarladığım fakat bir türlü yazıya dökemediğim bu konuyu kaleme almamı sağladı. Maddelerce yazmak yerine de 6 önemli başlık verdi hoca. Ve ben de, bu başlıkları içeren 6 maddelik bir anayasa taslağı oluşturdum. Ulusal değerlerine çok düşkün babama, özerklik tanımımla birlikte okuduğum bu taslağı "çok güzel olmuş" diye pür dikkat dinlemesinin (Sovyet anayasasından alıntılar olmasının şerefine olsa gerek :) )   ardından da tartışmalara yine ve yeniden açık olarak buraya koyma kararı aldım... 6 önemli başlığı da, 6 maddenin başlıkları olarak vereceğim anayasa taslağım şöyle;

Madde 1- (Devletin Şekli)

1.Türkiye Cumhuriyeti, çok uluslu bir Demokratik Halk Cumhuriyetidir.
2.Hükümet şekli, cumhuriyet olan demokratik hukuk devletidir.

Madde 2- (Etnik Kimlikler)

1.Türk milletinin ve Türkiye halklarının, başta işçi sınıfı olmak üzere; yoksul, köylü, esnaf, zanaatkar, aydın, memur ve öğrencilerin, ulusal değerlerini kaybetmemiş halk ve sınıflarından oluşur.
2.Yurttaşları hangi milliyet ve ırktan olursa olsun ekonomik, sosyal ve politik yaşamda hak eşitliği ihlal edilemez bir yasadır. Irk ve milliyet ayrımcılığı, kin ve aşağılama yasalar tarafından cezalandırılır.

Madde 3- (Din ve Farklı Mezhepler)

1.Türkiye Cumhuriyeti dünyevi bir devlettir. Hiçbir din, devlet dini olarak benimsenemez.
2.Türkiye halklarının benimsediği inançlar ve ibadet özgürlükleri güvence altına alınmış, devletten ayrılmış ve kanun önünde eşit sayılmıştır.

Madde 4- (Özerklik)

1.Türkiye Cumhuriyeti, içerisinde bulunan milletlerin gönüllü birliğinden oluşmuştur. Her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı birlik cumhuriyetinin yurttaşıdır.
2.Her millet "ulusların kendi kaderini tayin hakkı" göz önünde bulundurularak Türkiye Cumhuriyetinden özgürce ayrılma hakkına sahiptir.

Madde 5- (Dil, bayrak, başkent)

1.Türkiye genelinde devlet dili Türkçedir.
2.Özerk devletler kendi devlet dillerini belirleyebilirler. Bu diller her türlü devlet organında ve kurumlarında Türkiye Cumhuriyetinin devlet dili ile bir arada kullanılabilir.
3.Türkiye Cumhuriyeti tüm halkların anadilini muhafaza etmeleri, öğrenmeleri ve öğretmeleri için ortam oluşturma hakkını güvence altına alır.
4.Türkiye Cumhuriyetinin bayrağı ay-yıldızlı al bayraktır.
5.Yasalar özerk toplulukların bayraklarını da tanır. Bu bayraklar kendi kamu binalarında ve resmi törenlerinde kullanılabilir.
6.Türkiye Cumhuriyetinin başkendi Ankara'dır.

Madde 6- (Anayasanın Değiştirilmesi)

1.Anayasanın birinci ikinci ve üçüncü maddesi anayasal düzenin temellerini oluşturur ve belirlendiğinden farklı bir şekilde değiştirilemez.
2.Hükümler arasında kişinin hukuki statüsü ile ilgili olan bölümler Anayasayla belirlenen şekilde değiştirilebilir.



27 Mart 2013 Çarşamba

Bülent Gardiyanoğlu'nun: "Farkındalık ve Mucizeler" Seminerinden...


Yaklaşık bir yıldır, arayış içersindeyim. "Ben kimim?"le başlayıp, "evren'e, kainat'a, yaratıcıya, bütün'e" doğru giden bir yolculuğa çıktım. Elbetteki kutsal bir ışığın beni çağırmasıyla değil, yeryüzü rehberlerim sayesinde oldu bu. Üniversite birinci sınıfta tanıştığım can arkadaşım Berkin ve annesi Gonce Teyzem sayesinde... Önce arkadaşımın annesiydi, daha sonra "teyze" demeye başladım, bu kelimenin içini doldurarak "kontenjandan yeğen" olmak isteyerek "teyze" demeye koyuldum ve şimdi de hem teyzem, hem de reiki master'ım-hocam... İyi ki var ki bugün benim mükemmel bir tecrübeye adım atmama vesile oldu.

Reiki'ye merak salmıştım. Ama bir türlü ilk adım enerjimi; Usui Reiki 1 enerjisini almam nasip olmadı. Hocam hep "ne zaman hazır hissedersen o zaman başlayacağız" derdi. Ben de tezcanlılığımdan olsa gerek ne zaman o öyle söylese, "ben hep hazırım, siz ne zaman isterseniz" derdim. Ama aklımda hep "önce bilinçaltımı temizlemeliyim" diye geçirirdim. Sanırım artık tamamen, tüm benliğimle ilk adım uyumlamama hazırım!

Geçen hafta, bana bir süprizleri olduğunu söylemişlerdi. Bu çarşamba için sözleştik ve beni Kuantum Düşünce Tekniği Uzmanı Bülent Gardiyanoğlu gibi bir hoca'nın Farkındalıklar ve Mucizeler seminerine götürdüler. Bostancı'ya... Henüz eve daha yeni geldim, saat 02.21. Aşırı yorgun olmama rağmen bir elimde seminerden kalma notlarım, aynı heyecanı taşırken üzerinden zaman geçirmeden semineri ve hissettiklerimi yazmak istedim.

Bülent Gardiyanoğlu Kıbrıs'lı bir adam, konuşmasına o Kıbrıs şivesinin samimiyeti de eklenince 5 saatlik seminer su gibi akıp geçti. 5 saat boyunca bir kere ara vermesine rağmen enerjisini hiç düşürmeden bizi yeniliklere ve güzelliklere sürükledi. Yaklasık 200-250 kişiyle 3 tane meditasyon yaptık;

-Çocukluğumuzu affetmek,
-Atalarımızdan gelen karmik bağlantıyı kesmek,
-Yemin iptal etmek.

İlk meditasyonum olduğu için, çocukluğumu affetmekte biraz zorlandım. Acemiliğimin yanına, çocukluğumla ilgili pek sorunlarım olmadığını düşünmem dolayısıyla da bu meditasyona kendimi pek fazla veremedim. Önce nefes çalışmasıyla başladık. "Derin nefes al ve nefes ver."

"Bir deniz kenarında yürümeye başladığını hayal et." dedi Gardiyanoğlu. Fakat yok.. Gözlerim kapalı. Hayal gücümde hiç bir yaşam belirtisi yok. "Kumların üzerinde yavaşca yürü ve ayaklarının altında kumların yumuşaklığını hisset" dedi... Gözümün önünde sadece mor bir ışık huzmesi... Hayal edemiyorum, imgeye nazaran tek bir kıpırtı yok. "Biraz ileride küçük bir çocuk var, ona yaklaş. Bu çocuk senin çocukluğun. Yıllardır unuttuğun küçük çocuk karşında. Onunla konuş ve ona "seni özledim" de. "Seni unuttum, beni affet. Bundan sonra senin yanındayım. Beni affet" de" diyor hoca. Kelimeleri tekrarlıyorum içimden ve yavaş yavaş bir şeyler canlandırabiliyorum ama hala kendimi tam verebilmiş değilim. Daha sonra ellerimizi ovuşturmamızı ve ısınınca sağ elimizi sol omuzumuza, sol elimizi sağ omuzumuza götürmemizi istedi. Kollarımız çapraz bir şekilde kendimize sarılmış olduk ve içimizdeki çocuğa sarıldığımızı düşünüp defalarca o çocuktan özür diledik, onu affettik ve ona onu sevdiğimizi söyledik. Gözlerimizi açtıktan sonra ayağa kalkmamızı istedi Gardiyanoğlu. Kalktık. Gözlerimizi tekrar kapatıp, içimize dönüp "çocukluğum beni affettin mi?" diye sorduk. Affettiyse ileriye, affetmediyse geriye doğru sallanacaktık. Gözlerimi kapatıp sorunca, önce başım dönüyor sanıp afalladım.Gözümü açtım kapadım korkuyla, tekrar sordum ve tekrar hareket ettim... Öne doğru gittiğimi hissediyordum ve gerçekten de gidiyordum. AFFEDİLDİM! diye sevinerek yerime oturdum. Yapamadığımı sanmıştım ama çocukluğuma gidip çocukluğumdan af dilemiştim ve kabul etmişti. Bu meditasyonu yazıp gururla bir tik koydum not defterime.

Atalarımızdan gelen karmik bağları kesme meditasyonuna sıra gelince "ağzımızdan çıkan her söz kontrattır." dedi hoca. Çok etkilendiğim bir hikaye anlattı. Bir kadın varmış, bir gün Bülent Gardiyanoğlundan randevu alıp yanına gitmiş ve dert yanmış. "Ah bu oğlum" demiş. Bir kadınla evlendi, gelinim çok kötü bir kadın... Gardiyanoğlu da, kötü ne demek diye zorlayınca kadın, "kötü kadın işte anlasanıza" demiş. "Neden böyle düşünüyorsunuz, kötü kadın ne demek?" diye diretmeye devam edince kadın sinirlenivermiş "aman işte, bir sürü adamla birlikte olmuş zamanında" demiş. Hoca da, "onun gözünden kendinize baktınız mı hiç, siz de bir adamla bütün ömrünüzü heba ettiniz o zaman?" diye kinayeyle lafı gediğine oturtmuş. Kadın zamanında çocukları çok küçükken onlara "evlenince mutlu olun da varsın çirkin olsun kadın" demiş. Ve bu karmik bağ tam da söylediği gibi olmuş. Çirkinlik illaki bedensel değildir. "Bak" demiş hoca. "Sen yapmışsın evladını bu halde belki oğlunun gözünde çok güzel birisidir o" demiş. "Evet, güzel olmaz mı allah var Rus kız çok güzel ama içi kötü işte" demiş. "Beni de zaten o böyle hasta etti. 'Sen bu kadını boşamazsan beni kanserden öldüreceksin' demiştim ona" demiş ve ağlamaya başlamış. Kadın meme kanseriymiş ve geçen sene hayatını kaybetmiş... Ağzımızdan çıkan kelimeler çok sakıncalı olabilir. Evren adeta bir mıknatıs edasıyla herşeyi çeker alır... Bir hikayesini daha buraya aktarmak istiyorum. Amerikada bir yaşam koçu arkadaşı varmış. Beyonce'un da yaşam koçuymuş. Adamın anlattığını aynen iletti bize Bülent Gardiyanoğlu bende buraya aynen öyle yazıyorum;
"Ben E serisi BMW'lere bayılıyorum. Üstü cam, bembeyaz bir BMW posteri aldım astım duvarıma. Her gün ona bakıp imgeleme yapıyordum. Onun otoparkta durduğunu imgeliyordum. Aylar sonra o araba o otaparkta vardı... Ama komşumun arabası olarak..." Evet, imgeleme iyi de olsa tam kodlanmayınca olur fakat evren böyle ikilemde kalır ve tam adrese teslim yapmaz. "O yüzden" diyor Gardiyanoğlu. "İmgeleme yaparken, bir ev diliyorsanız o evin tapusunda adınızın yazdığına kadar imgeleyin."

Arkalardan bir yerlerden "parayı kendimize nasıl çekeceğiz?" sorusu gelince, hoca "alırken sevdiğimiz parayı, verirken de sevgiyle verin. Para döngüdür ve akışkadır. Paranın sahibi değil, sadece kuryesiyiz. Ayrıca parayı zor günler için de biriktirmeyi. Hep iyilik, güzellik, tatiller, eğlenceler için biriktirmeye niyet edin. Zor günler için biriktirirseniz evren size o parayı harcayabilmek için zorluk getirir. Paranızı sevgi için de biriktirin..." dedi.

Yemin bozma meditasyonuna yine derin nefes alıp vermeyle başladık. "Gökyüzünü düşünün. Gökyüzünde özgürce kuşan bir kuşsunuz. En sevdiğiniz kuşu düşünün" diyince aklıma derhal Anka kuşu geldi. Ve kıpkırmızılığıyla kuşu hayal ettim. Masmavi bulutlarda kıp kırmızı bir kuştum! "Özgürce uçuyorsunuz, kanat çırpıyorsunuz, daha yükseklere..." dedi. "En sevdiklerinizi düşünün, geleceği... Sevdiğiniz insanlar yanınızda." diyince bir ev hayal ettim. Bahçesinde dikdörtgen uzunca bir masa var... Masanın başında babam, annem ve kız kardeşim... Buraya kadar herşey normal fakat bundan sonraki hayalim kendi akışında devam etti ve dizginleri kaptırdım. Birden o masaya iki çocuk eklendi. Biri benim kucağımda. Annemleri yaşlandırdım, kız kardeşimi büyüttüm. Yanıma eşimi oturttum... Çok net zıhnımde canlandırdığım bu sahne, arada bir kayboluyordu. Ve kaybetme korkum devreye giriyordu. Babamı kaybetme korkum... Hemen "iptal, sevgi, geri kayıt" diye toparlayıp babama sarıldığımı hayal ediyordum... Bir süre bununla boğuştum. Sonra herkesin el ele tutuşmasını istedi. Bir yanımda Berkin'in erkek kardeşi Barkın, bir yanımda da Berkin oturuyordu. Tuttum ellerini. Sıkı sıkı. Tüm geçmişten gelen hatırladığım, hatırlamadığım yeminlerimi iptal ettim. Ve bunu çok derin hissettim. Sonra, ellerimizi birbirine sürtüp ısınınca yüzümüze götürmemizi istedi. Ellerimi yanaklarıma koydum. "Bu, sizin en çok özlediğiniz kişinin elleri olduğunu düşünün" dedi. Afalladım. Aklıma önce eski hastalıklı aşkım geldi. "Ona 'seni özledim' diyin" dediği an o kişiyi kafamdan atmaya çalıştım. Hemen yerine yeni hoşlandığım kişiyi koydum. Onu düşününce bile derin hayallere girebiliyordum. Yüzümdeki sanki onun elleriydi ve ben ona "seni özledim" diyordum. Bir süre akışta kalıp bunu yaptım. Ara ara aklıma eski hoşlandığım adam geldi ve ekarte edip onu sadece "seni bağışlıyorum, seni serbest bırakıyorum, her neredeysen mutlu olmanı istiyorum ve çünkü ben olduğum yerde mutluyum" kısmına dahil ettim. Bu meditasyonun sonunda hem babamın ben henüz ortaokuldayken bana yarattığı bir karmayı temizledim. Hem farkında olmadan ettiğim yeminleri temizledim. Hem de eski dostlarımdan özür dileyip, eski aşklarımı serbest bıraktım ve oldukları yerde mutlu olmalarını seçtim...

Gardiyanoğlu, "hayatınızda bir ilişki istiyorsanız yüklerinizi bırakın, arının" demişti. Ben arındım... Yüklerim artık yok. Önce kendimi, sonra herkesi affettim. Her şeyi kabule geçtim ve olduğu gibi kabullendim. Atalarımdan gelen karmalarımı temizledim. Çocukluğumla barıştım! Yani, hem hayata gelmeden önceye gidip atalarımın bana yarattığı karmayı temizledim, hem çocukluğuma gelip çocukluğumla barıştım, hem de geleceğimizi etkiliyor olan yeminlerimi temizledim... Arınmak buydu işte!

Saat de 3:23 oldu. Yarın okul da var, ama bende müthiş bir dinçlik ve enerji de var. Hala o anki heyecanı içimde taşıyorum.
Önce beni yıllar sonra gerçek dost, kardeş parçam Berkin'le ve Teyzem, Masterım, Hocam Gonca Birtekcan'la tanıştıran yaratıcıya, daha sonra onların sayesinde gidebildiğim Farkındalık ve Mucizeler Semineri'nin hoca'sı Bülent Gardiyanoğlu'na ve son olarak özüme bunu deneyimlediği/kabul ettiği için çok teşekkür ediyorum...

Sevgiyle.