26 Haziran 2012 Salı

Parmağa Büyük Gelen Halka/Çocuk Gelinler







”Gönlünü ve dilini doğru tut! -Kutadgu Bilig”


Uluslararası belgelere göre on sekiz yaşının altındaki tüm evlilikler“çocuk evliliği” ve evlenen her kız “çocuk gelin” olarak nitelenir. Türkiye’de her üç kadından birisi çocuk evliliğine mahkum olmuştur. Birisi de benim annem… 17 yaşında evlenmiş. Bir sürü dalavere ile… Annem anlatmıştı ama, kötü şeyleri hafızamdan temizlemek gibi bir alışkanlığım olduğundan unutup, sildim. Ne yalan söyleyeyim; öğrenmek bile istemedim.


Kız çocuklarının erken yaşta evlendirilmesi için bir çok sebep vardır; aile içi cinsel saldırılar, geçim sıkıntısı, evlilik dışı gebelik, mahalle baskısıyla geleneksel evlenme yaşının gelmesi vs… Annem bunlardan son kısma ait. Kötünün iyisi dediğimiz… Bir kaç teyze “aa sizin kız da gelinlik kız olmuş artık” dediyse, o kız göze batmaya başlamış demektir. Görücüler gelmeye başlar, kız istenir ve on yedi yaşında bir “çocuk gelin” oluverir annem İmran.





Ve çocuk işçilerile çocuk gelinler sonsuza dek mutsuz yaşadı… / Onlar erdi ölümlere, biz girelim yerin dibine. -Manolya Eker


Ne olduysa hep çocukların omuzlarına yüklenen büyük sorumluluklardan oldu zaten bu denli fenalıklar. Çocuk işçiler, çocuk tutsaklar, çocuk gelinler… Oysa tek sorumlulukları çiçekleri sulamak, güneşi sevmek olmalıydı çocuklarımızın.


Her şey filmlerde/dizilerde görüldüğü kadar değil işte. Öyle kolay bir kaç perde de yaşanıp silinmiyor maalesef. Belki onlarca dizi/film yapmışlardır bu çocuk gelinler hakkında. Ama diziler yayınlanır, biter. Çocuk gelinlerin derdi, tasasını hiç sorduk mu? Öğrendik mi? Kaç perde oldu yaşadıkları, kaç bölüm, bitmiş mi? Bitmemiş. Hatta artmış katlanarak. Çirkin seneryoları önce iki kişiyken kucağına bırakıverilen bir bebekle üçe katlanmış oyuncu sayıları. Sonra dörde, beşe, yediye! Çocuk, çocuk bakarmıymış hiç? Oyuncak bebeklerini bile parça pinçik edip, hor kullanırlarken canlı kanlı bir bebe? “Bit, pireye yapışmış” dedikleri şekilde trajikomik bir görüntüyle kucaklarına aldıkları bebekleri, omuzlarına yüklendikleri sorumluluklarıyla çocuk gelinler… Bu ülkenin tazyikli bir biçimde kanayan yarası…


Bu yaraya merhem değil, tuz basan bazı bağnaz görüşler, alkış tutan zihniyetler, tüm bunlara göğüs germeye çalışan muhalifler ve arka planda sessiz sedasız tabiri caiz ise; fırsattan istifade yapacağını yapan söz erkanları… İşte; gönlüm iyi olmadı için, dilimi de doğru tutamıyorum ve kemiksiz olduğunu bir kere daha kanıtlayıp basıyorum lanetleri, küfürleri… Tam da bu sırada başka bir beyit çarpıyor gözüme. Diyor ki Kutadgu Bilig; İnsan nadir değil, insanlık nadirdir. İnsan az değil doğruluk azdır. Ne kadar az insanlık, o kadar az doğru yani!


Araştırmaya göre; Türkiye’de 7.2 milyon çocuk gelin kendi rızasıyla evlenmedi. Kararı, onlar yerine aileleri verdi. Yani, her 3 kadından biri, çocuk yaşta evlendi ve evlendirilmeye de devam ediyor. Sadece Muş’a bağlı ilçe ve köylerde son altı ay içinde ölümle sonuçlanan 32 intihar vakası çarptı gözüme. İntihar edenlerin çoğu yeni evli, yeni bebekli. Kuma olarak giden, bilmem kaç kilo altına- paha biçilip satılan,“Kimbilir daha nicesi vardır da saklanıyordur” diye iç geçirerek listeyi gözden geçirmeye başladım;


“Nezihe Yıldırım 17 yaşında, ateşli silah ile


Aynur Karabaş, 14 yaşında, iple asmak sureti ile


Remziye Asar, 15 yaşında, iple asmak sureti ile


Ülkü Ekmekçi, 15 yaşlarında, ateşli silah ile


Elfesiye Ünal, 19 yaşlarında, fare zehiri içmek sureti ile…”


Daha fazla dayanamayıp sayfayı kapatıyorum. Kız kardeşimin gözlerini görüyorum karşımda. Diyecek sözüm kalmıyor. Nezihe’nin, Aynur’un, Remziye’nin ve nicelerinin derdini bir maniyle bağlıyorum,


“Kaleden indim ancak / Göğsümde sarı sancak / Ne kız oldum ne gelin / Toprağa girdim ancak”


Manilere, şarkılara, şiirlere gömülmüş tüm çocuk gelinlere….

5 Haziran 2012 Salı

Zulmün Bileğini Büken Yörükler!





Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, Dedem Demirci Mehmet Efe beşiğimi tıngır mıngır sallar iken diye başlayan eski Türk masallarında, çok da uzak olmayan diyarlarda, zulm eden insanlar git gide çoğalmış. Yalan, hak yeme, zenginin fakirleri sömürerek zengin olduğu dönemlerde çıkmış dağlara dedem… Basmış tetiğe!


Masalları, destanları bırakta konuya gel derseniz. “Yörükler” diyerek başlarım konuma. İlgini çekerse devam edersin, etmezse… Yörükleri hala o bağnaz, devletçi ve milliyetçi olarak tanımlamaya devam edersin.


Yörüklerin kendilerine “ırksız ırk” dediğini kaç kişi bilir? Kaç kişi bilir Molla Ahmet’i, Demirci Mehmet Efe’nin, Kawa’ya olan inancını? Kimbilir belki Demirci Mehmet Efe, tıpkı Demirci Kawa gibi her öldürdüğü zalimin arkasından tepelerde ateşler yakar, yanındakilerle bu zaferi kutlardı…


Yörük kelime anlamı itibariyle “yürüyüp duran”dan gelir. Sürekli yürür ve göçer vaziyette oldukları için gittikleri her yerin kültüründen bir parçada olsun etkilenmişlerdir. Osmanlı Devlet’inin envanter tutanaklarına da değinirsek “cemaat-i müslim”de sayılmaz atalarım. Bu tutanaklarda, iki kısım vardır. Birisi “cemaat-i müslim” diğeri de “cemaat-i yörük”tür.


İşte tam o dönemlerde başlayan, asimilasyon, sindirme, baskı, bu dönemlere kadar gelmiştir. Öyle bir gelmiştir ki bir dernek kurup Yörükleri “Türk, Devlet Bağımlısı, ecdadları Osmanlı Devleti olan” olarak tanımlama cesaretinde(!) veyahut bilgisizliğinde bulunmuşlardır. Memleketimde bu, “sözüm ona” derneğin, gençlik kolları toplantısına gittiğini anlatan bir arkadaşımın anlattıklarıyla önce dakikalarca gülüp, daha sonra “ya hu biz bu zihniyeti n’apacağız?” diye düşündürmüştü. Anlattığını aynen bize iletsin diye bu kısmı ona ayırdım;


“Gençlik Kollarında yaşı en genç olan kişi kırk beş yaşında, odaya bir girdim Türk Bayrakları, kocaman iri iri adamlar! “Pardon, yanlış geldim” diyip koşarak kaçasım geldi o Ülkü Ocakları tarzında bezenmiş yerden. Diken üstünde oturduk masaya muhabbete başlayınca adamın bir Yörük değil, bir milliyetçi olduğunu, hem de kendi ırkından asimile ederek Türk milliyetçiliğine soyunduğunu anlamam geç olmadı.”


Yörüklerin, Osmanlı oteritesini reddederek tarihteki en büyük isyanlardan biri olan “Celali İsyanları”nda önemli bir rol oynadığını ve bu isyandan sonra teker teker, dağlara bel bağladıklarını, zulm edene korku saldıklarını bilmeyen ve kendine “Yörük” diyene ne demeli bilmiyorum.


Tabi ki zamanla bu direnişi, bu baş kaldırmışlığı bastırmak için çokca şeyler vaad edilmiştir Yörüklere. Başta mevkii olmak üzere… Bunun için kendime Efe olarak en çok Demirci Mehmet Efe’yi benimserim. Yazılanların aksine Demirci’yi bir de Nazilli de dedelerin ağzından dinlemek vardır ki, tadından yenmez. Demir Mehmet Efe’nin son yıllarında Karacasu’da birlikte olan bir dedeye “Demirci Mehmet Efe” diye sorunca bize şöyle anlatmıştı.


“Bizim Mehmet Efe… Hey gidinin Mehmet Efesi! Mert adamdı, mert! Önce bi’ şunu kabul edelim asimile olmayışımızı hala kendini “Yörük” olarak benimseyenlerin var olmasını Mehmet Efe’ye borçluyuz. Halk adamıydı Mehmet. Nerede bir hak kavgası, halk mücadelesi var. Mehmet Efe oradaydı. Düzenli orduya katılmayan, yükseklerde gözü olmayan tek Efe’de Mehmet Efedir ha! Diğerleri hep bir Türklerin alkışına tabii tutulur ama konu Mehmet Efe’ye gelince “işbirlikçi!” derler. Önce bir kendi tarihlerine baksınlar, Kazım Karabekir Paşalarına baksınlar da işbirlikçinin hasını görsün deyyusler! Şimdi sen “neden işbirlikçi deniyor?” diyeceksin. E Çerkez Ethem’i sonuna kadar dinleyip, halkı için yaptığı mücadelede yanında olmuşturda ondan! Sonra Demirci Kawa’nın efsanesinden etkilenmiştirde ondan! Ah, ah kaç kişi bilir ki Mehmet Efe’nin her kazandığı zaferden sonra dört tepe başında ateşler yakarak zaferi kutladığını? Onun içindir ki, bahar bayramını bizler de kutlarız. Kawa’nın ateşinden de atlarız, Mehmet Efe’nin ateşinden de! Yazılı belgelerde Mehmet Efe teslim oldu derler. Varsın desinler! Nice yiğitlere pislik attılar, ellerinin kirlendiğini görmeyerek. Şimdi o pis ellerle bizim tarihimize dokunuyorlar. Yok efendim!! Elletmeyiz Efe’lerimizin, Yörüklerimizin tarihini kimseye!! Melih Cevdet Anday ne güzel demiş. “Ağlar bu mezarlıkta Yörükler her gece/Bakıp iri yıldızları davar sanmaktan/Düşünürler eski günleri, iskan’dan önce/Geri de kalmanın hüznü yamanmış yaman!” “


Bu hikaye 4 yıl önce bana ve kuzenlerime kapısını açan Ahmet Amca tarafından anlatılmıştı. Biz de bir heves bir yandan ses kaydı alıyor bir yandan not tutuyorduk. Dedeyi dinledikten sonra anladık ki Yaşar Kemal tek bir cümlesiyle çok da güzel anlatmış Yörükleri;


“O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler!”