31 Ekim 2012 Çarşamba

Kim(?)lik


Ömrü hayatım boyunca "Türk" olduğum söylendi. Ama ben on beşime kadar, Türk kalabildim. Sonra babamdan ve annemden farklı şeyler söylemeye, farklı kitaplar okumaya başladım. Sonra babam dedi ki;


"Sen prematüre doğdun. Yedi aylık doğduğun için tüm kanın yenilendi. Kesin sana kan veren kişi Kürt'tü. Kürt kanı var sende, Kürt! İsyan damarlarında!"


Ama hayır! Ben buna da karşıydım. Damarlarım her insanda olduğu gibi yeterli miktarda plazma, alyuvar ve akyuvardan oluşmaktaydı. Yani ekstra delilik, türklük, kürtlük efendime söyliyim asillik falan geçmesi gerekmiyordu. Bu saydıklarımın hepsi damarda değil, yürekte olmalıydı. Ve çok az kişi vardı kavgasını da sevdası gibi yüreğinde taşıyabilen...


Dediğim gibi onbeşime kadar Türk, onbeşimden sonra "kanı değiştiği için anarşik(!) olan" diye nitelendirildim. Önce "isyancı" dediler, perçinlendim. Sonra "anarşist" dediler bileylendim. Onlar bişeyler dedikleri sıra sivrildim. Ama sivrildikçe körelmedim. "Sahî" dedim. "Ben neyim ve neresindeyim bu hayatın? Neden kanımın 'neden' aktığı değil, 'ne için' aktığıyla ilgileniyor insanlar? Neden güce muhtacım ve neden o kudret anca damarlarımdaki "asil" olduğu söylenen kanda mevcut?"


Sordukça öteki oldum, sordukça biryerlere sığamadım. Amcama sordum "Türksün" dedi, Dayıma sordum "Yörüksün." Ve en son nineme sordum. "Asil olan insandır" dedi. Yıllar sonra kimlik arayışlarıma devam ederken Kutadgu Bilig'de şu söze rastladım. "Ey asil insan! İnsanlığı elinden bırakma; insanlığa karşı daima insanlıkla muamele et."


Evet... Ben insandım. Bizim gibi vücudu üç bölüm olan bir hamamböceğinden farklıydım! Kafasız sekiz gün yaşayan hamamböceğine karşı, kafasız bir saniye bile yaşayamayan bir insandım! Ve kanımla, dilimle, rengimle, yaşadığım coğrafyamla değil yalnızca kafamla-kafamın içindekilerle vardım.


Ve yaklaşık beş yıl sonra aldım "ben Türksem, bu ağzından salyalar akıtarak kana tapanlar kim? Eğer onlar Türkse, ben niye Türk'üm?" sorusunun cevabını. Evet. Ben "kıblem insan" diyen bir Nineye sahiptim. Benim dedelerim "Demirci Kawa"ya selam gönderen ve sonra ötekilenen "Demirci Mehmet Efe" gillerdi. Evet, ben "vücudum üç parça, âlem ise üç kademe" diyip toprağa, suya ve göklere hürmet eden Şaman'lardandım. Dedeleri yörüyüp giden ve hatta "o güzel atlara binip giden" Yörüklerden olan...

                                                          * * *

                                                                                                    Marbling

26 Haziran 2012 Salı

Parmağa Büyük Gelen Halka/Çocuk Gelinler







”Gönlünü ve dilini doğru tut! -Kutadgu Bilig”


Uluslararası belgelere göre on sekiz yaşının altındaki tüm evlilikler“çocuk evliliği” ve evlenen her kız “çocuk gelin” olarak nitelenir. Türkiye’de her üç kadından birisi çocuk evliliğine mahkum olmuştur. Birisi de benim annem… 17 yaşında evlenmiş. Bir sürü dalavere ile… Annem anlatmıştı ama, kötü şeyleri hafızamdan temizlemek gibi bir alışkanlığım olduğundan unutup, sildim. Ne yalan söyleyeyim; öğrenmek bile istemedim.


Kız çocuklarının erken yaşta evlendirilmesi için bir çok sebep vardır; aile içi cinsel saldırılar, geçim sıkıntısı, evlilik dışı gebelik, mahalle baskısıyla geleneksel evlenme yaşının gelmesi vs… Annem bunlardan son kısma ait. Kötünün iyisi dediğimiz… Bir kaç teyze “aa sizin kız da gelinlik kız olmuş artık” dediyse, o kız göze batmaya başlamış demektir. Görücüler gelmeye başlar, kız istenir ve on yedi yaşında bir “çocuk gelin” oluverir annem İmran.





Ve çocuk işçilerile çocuk gelinler sonsuza dek mutsuz yaşadı… / Onlar erdi ölümlere, biz girelim yerin dibine. -Manolya Eker


Ne olduysa hep çocukların omuzlarına yüklenen büyük sorumluluklardan oldu zaten bu denli fenalıklar. Çocuk işçiler, çocuk tutsaklar, çocuk gelinler… Oysa tek sorumlulukları çiçekleri sulamak, güneşi sevmek olmalıydı çocuklarımızın.


Her şey filmlerde/dizilerde görüldüğü kadar değil işte. Öyle kolay bir kaç perde de yaşanıp silinmiyor maalesef. Belki onlarca dizi/film yapmışlardır bu çocuk gelinler hakkında. Ama diziler yayınlanır, biter. Çocuk gelinlerin derdi, tasasını hiç sorduk mu? Öğrendik mi? Kaç perde oldu yaşadıkları, kaç bölüm, bitmiş mi? Bitmemiş. Hatta artmış katlanarak. Çirkin seneryoları önce iki kişiyken kucağına bırakıverilen bir bebekle üçe katlanmış oyuncu sayıları. Sonra dörde, beşe, yediye! Çocuk, çocuk bakarmıymış hiç? Oyuncak bebeklerini bile parça pinçik edip, hor kullanırlarken canlı kanlı bir bebe? “Bit, pireye yapışmış” dedikleri şekilde trajikomik bir görüntüyle kucaklarına aldıkları bebekleri, omuzlarına yüklendikleri sorumluluklarıyla çocuk gelinler… Bu ülkenin tazyikli bir biçimde kanayan yarası…


Bu yaraya merhem değil, tuz basan bazı bağnaz görüşler, alkış tutan zihniyetler, tüm bunlara göğüs germeye çalışan muhalifler ve arka planda sessiz sedasız tabiri caiz ise; fırsattan istifade yapacağını yapan söz erkanları… İşte; gönlüm iyi olmadı için, dilimi de doğru tutamıyorum ve kemiksiz olduğunu bir kere daha kanıtlayıp basıyorum lanetleri, küfürleri… Tam da bu sırada başka bir beyit çarpıyor gözüme. Diyor ki Kutadgu Bilig; İnsan nadir değil, insanlık nadirdir. İnsan az değil doğruluk azdır. Ne kadar az insanlık, o kadar az doğru yani!


Araştırmaya göre; Türkiye’de 7.2 milyon çocuk gelin kendi rızasıyla evlenmedi. Kararı, onlar yerine aileleri verdi. Yani, her 3 kadından biri, çocuk yaşta evlendi ve evlendirilmeye de devam ediyor. Sadece Muş’a bağlı ilçe ve köylerde son altı ay içinde ölümle sonuçlanan 32 intihar vakası çarptı gözüme. İntihar edenlerin çoğu yeni evli, yeni bebekli. Kuma olarak giden, bilmem kaç kilo altına- paha biçilip satılan,“Kimbilir daha nicesi vardır da saklanıyordur” diye iç geçirerek listeyi gözden geçirmeye başladım;


“Nezihe Yıldırım 17 yaşında, ateşli silah ile


Aynur Karabaş, 14 yaşında, iple asmak sureti ile


Remziye Asar, 15 yaşında, iple asmak sureti ile


Ülkü Ekmekçi, 15 yaşlarında, ateşli silah ile


Elfesiye Ünal, 19 yaşlarında, fare zehiri içmek sureti ile…”


Daha fazla dayanamayıp sayfayı kapatıyorum. Kız kardeşimin gözlerini görüyorum karşımda. Diyecek sözüm kalmıyor. Nezihe’nin, Aynur’un, Remziye’nin ve nicelerinin derdini bir maniyle bağlıyorum,


“Kaleden indim ancak / Göğsümde sarı sancak / Ne kız oldum ne gelin / Toprağa girdim ancak”


Manilere, şarkılara, şiirlere gömülmüş tüm çocuk gelinlere….

5 Haziran 2012 Salı

Zulmün Bileğini Büken Yörükler!





Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, Dedem Demirci Mehmet Efe beşiğimi tıngır mıngır sallar iken diye başlayan eski Türk masallarında, çok da uzak olmayan diyarlarda, zulm eden insanlar git gide çoğalmış. Yalan, hak yeme, zenginin fakirleri sömürerek zengin olduğu dönemlerde çıkmış dağlara dedem… Basmış tetiğe!


Masalları, destanları bırakta konuya gel derseniz. “Yörükler” diyerek başlarım konuma. İlgini çekerse devam edersin, etmezse… Yörükleri hala o bağnaz, devletçi ve milliyetçi olarak tanımlamaya devam edersin.


Yörüklerin kendilerine “ırksız ırk” dediğini kaç kişi bilir? Kaç kişi bilir Molla Ahmet’i, Demirci Mehmet Efe’nin, Kawa’ya olan inancını? Kimbilir belki Demirci Mehmet Efe, tıpkı Demirci Kawa gibi her öldürdüğü zalimin arkasından tepelerde ateşler yakar, yanındakilerle bu zaferi kutlardı…


Yörük kelime anlamı itibariyle “yürüyüp duran”dan gelir. Sürekli yürür ve göçer vaziyette oldukları için gittikleri her yerin kültüründen bir parçada olsun etkilenmişlerdir. Osmanlı Devlet’inin envanter tutanaklarına da değinirsek “cemaat-i müslim”de sayılmaz atalarım. Bu tutanaklarda, iki kısım vardır. Birisi “cemaat-i müslim” diğeri de “cemaat-i yörük”tür.


İşte tam o dönemlerde başlayan, asimilasyon, sindirme, baskı, bu dönemlere kadar gelmiştir. Öyle bir gelmiştir ki bir dernek kurup Yörükleri “Türk, Devlet Bağımlısı, ecdadları Osmanlı Devleti olan” olarak tanımlama cesaretinde(!) veyahut bilgisizliğinde bulunmuşlardır. Memleketimde bu, “sözüm ona” derneğin, gençlik kolları toplantısına gittiğini anlatan bir arkadaşımın anlattıklarıyla önce dakikalarca gülüp, daha sonra “ya hu biz bu zihniyeti n’apacağız?” diye düşündürmüştü. Anlattığını aynen bize iletsin diye bu kısmı ona ayırdım;


“Gençlik Kollarında yaşı en genç olan kişi kırk beş yaşında, odaya bir girdim Türk Bayrakları, kocaman iri iri adamlar! “Pardon, yanlış geldim” diyip koşarak kaçasım geldi o Ülkü Ocakları tarzında bezenmiş yerden. Diken üstünde oturduk masaya muhabbete başlayınca adamın bir Yörük değil, bir milliyetçi olduğunu, hem de kendi ırkından asimile ederek Türk milliyetçiliğine soyunduğunu anlamam geç olmadı.”


Yörüklerin, Osmanlı oteritesini reddederek tarihteki en büyük isyanlardan biri olan “Celali İsyanları”nda önemli bir rol oynadığını ve bu isyandan sonra teker teker, dağlara bel bağladıklarını, zulm edene korku saldıklarını bilmeyen ve kendine “Yörük” diyene ne demeli bilmiyorum.


Tabi ki zamanla bu direnişi, bu baş kaldırmışlığı bastırmak için çokca şeyler vaad edilmiştir Yörüklere. Başta mevkii olmak üzere… Bunun için kendime Efe olarak en çok Demirci Mehmet Efe’yi benimserim. Yazılanların aksine Demirci’yi bir de Nazilli de dedelerin ağzından dinlemek vardır ki, tadından yenmez. Demir Mehmet Efe’nin son yıllarında Karacasu’da birlikte olan bir dedeye “Demirci Mehmet Efe” diye sorunca bize şöyle anlatmıştı.


“Bizim Mehmet Efe… Hey gidinin Mehmet Efesi! Mert adamdı, mert! Önce bi’ şunu kabul edelim asimile olmayışımızı hala kendini “Yörük” olarak benimseyenlerin var olmasını Mehmet Efe’ye borçluyuz. Halk adamıydı Mehmet. Nerede bir hak kavgası, halk mücadelesi var. Mehmet Efe oradaydı. Düzenli orduya katılmayan, yükseklerde gözü olmayan tek Efe’de Mehmet Efedir ha! Diğerleri hep bir Türklerin alkışına tabii tutulur ama konu Mehmet Efe’ye gelince “işbirlikçi!” derler. Önce bir kendi tarihlerine baksınlar, Kazım Karabekir Paşalarına baksınlar da işbirlikçinin hasını görsün deyyusler! Şimdi sen “neden işbirlikçi deniyor?” diyeceksin. E Çerkez Ethem’i sonuna kadar dinleyip, halkı için yaptığı mücadelede yanında olmuşturda ondan! Sonra Demirci Kawa’nın efsanesinden etkilenmiştirde ondan! Ah, ah kaç kişi bilir ki Mehmet Efe’nin her kazandığı zaferden sonra dört tepe başında ateşler yakarak zaferi kutladığını? Onun içindir ki, bahar bayramını bizler de kutlarız. Kawa’nın ateşinden de atlarız, Mehmet Efe’nin ateşinden de! Yazılı belgelerde Mehmet Efe teslim oldu derler. Varsın desinler! Nice yiğitlere pislik attılar, ellerinin kirlendiğini görmeyerek. Şimdi o pis ellerle bizim tarihimize dokunuyorlar. Yok efendim!! Elletmeyiz Efe’lerimizin, Yörüklerimizin tarihini kimseye!! Melih Cevdet Anday ne güzel demiş. “Ağlar bu mezarlıkta Yörükler her gece/Bakıp iri yıldızları davar sanmaktan/Düşünürler eski günleri, iskan’dan önce/Geri de kalmanın hüznü yamanmış yaman!” “


Bu hikaye 4 yıl önce bana ve kuzenlerime kapısını açan Ahmet Amca tarafından anlatılmıştı. Biz de bir heves bir yandan ses kaydı alıyor bir yandan not tutuyorduk. Dedeyi dinledikten sonra anladık ki Yaşar Kemal tek bir cümlesiyle çok da güzel anlatmış Yörükleri;


“O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler!”

15 Mart 2012 Perşembe

Elma Kokulu Katliam - 16Mart1988 (Halepçe Katliamı)

''Havva'yı kandırıp cennetten kovulmasına sebep olan elma; kokusuyla bizi kandırıp cennete gitmemize sebep oldu!''

Bugün 16 Mart.  Mis bir kokuyla uyandım bu sabah. Kokunun yerini anlayabilmek için, patiklerimi dahi giymeden hızlıca çıktım odamdan. Annem kızacaktı, ''niye çıktın yalın ayak!'' diye bağıracaktı belki...
Bu koku öyle güzeldi ki, diğer kardeşlerimi de uyandırmış.

Annem kucağında en küçük kız kardeşimle birlikte mutfak camından kafasını sarkıtıyordu. Belli ki koku mutfaktan gelmiyordu, belli ki onlarda kokunun nereden geldiğini merak ediyordu. Kız kardeşimle birbirimize bakıp avludan koşarak dışarı çıktık. Belki yan komşumuz Behnaz teyze birşeyler yapmıştı, o bizi çok sever. Hemen tutuşturuverir elimize birer peçetenin içinde böreklerini. Annem de geciktirmez, hemen o akşam bir tasın içinde Ayran Aşı(Ash-e Doogh) yapar gönderirdi. Bilirdi bir tas'ın sekiz kişilik ailelerine yetmeyeceğini ama, gönderirdi.

Ama bu koku, Behnaz Teyzelerden de gelmiyordu. O da meraklı gözlerle çıkmıştı üstelik kapısının önüne.  Bir çok çocuk toplanıp, düzlüğün tepesine kadar, Ahmad Dayı'nın ahırına kadar koştuk, koştuk.
Elma kokusuna sanki daha çok yaklaşıyorduk. Burun deliklerim sızlıyor, göğsüm daralıyordu. Salma dizlerinin üstüne çöküp bir yandan öksürüp bir yandan ''abla, abla!'' diye bağırmaya başladı. ''Nefes alamıyorum!'' Salma'yı kolundan tutup çekiştirerek ayağa kalkması için yalvarmaya başladım. Az daha yürüse kuyuya kadar götürüp su içirecektim. Vücudumda ki yanma iyice arttı. Nereme dokunsam kırmızı izler bırakıyordu parmaklarım. Neden böyle olmuştu ki?


Evin önüne geldiğimde annem, babam, ahırdaki ineklerimiz, Behnaz Teyze mahallemde ki herkes yerde yatıyordu. Annemin derisi büzüşmüş, o güzel yüzü morarmaya başlamıştı. Gözümden akan yaşlar, yanaklarımı kavuruyordu resmen. Neyin cezasıydı bu? Neden ateşşsiz kavruluyordu bedenlerimiz?

Kendimi can havliyle atlarımızın su içtiği, yalaklara attım. Cızır cızır sesler çıktı bedenimden. Asit dolu bir havuza girmiştim sanki. Önce küçük gözlü Hiroşimalı çocukları gördüm, sonra Vietnam'daki çocuklar selamladı beni. Ruandalı çocuklar ellerini uzattı bana. Tuttum. Ateşsiz ve dumansız bir kül oluvermiştim oracıkta.

Beş bin kişi, beş bin can, üstelik çoğu çocuk...
Elma ölüm getirdi efendiler! Havva'yı kandırıp cennetten kovduran elma kokularıyla kandırdılar bizi.
Beş bin kişiyi, beş bin can'ı ve üstelik çoğu çocuk...



28 Şubat 2012 Salı

Yozlaştıran Kim, Çürüyen Kim?

Çürümek sözlük anlamıyla; bozulmak, dağılmak anlamına gelir. Çürüyen eğer bir hayvan veya bitki ise ayırt etmek kolaydır. Çeşitli nedenlerle ve en çok da mikropların etkisiyle çürüme olur. Böyle olunca çürüme gözle görülür ve etrafa dayanılmaz bir koku saçar.

İnsanın çürümesi ise fiziksel değil daha çok düşünce yönünden olur. Ve çürümesine neden olan ise emperyalizmin yoz ve sapkın mikroplarıdır. Bu çürüme koku saçmaz. Ama birlikte yaşanılması zor hale getirir. Hatta imkansız kılar. İnsan çürürken somut olarak yok olmaz. Ancak düşüncelerini, ahlakını ve kültürünü yitirir.

Kötülük ve sapkınlık insanoğlunun doğasında olan, dna'sına kodlanmış bir şey değildir. Bunu insanın kendisi belirler.
Nitekim 17 yaşında ki kız arkadaşını hunharca katleden Cem Garipoğlu başka bir dünyadan gelmemişti. Aramızda gezen, aynı havayı soluduğumuz sıradan insanlardan biriydi. Yine Ayşe Paşalı'nın kocası mahallede bir çok insanın selamlaştığı, normal insan formunda birisiydi. İçlerinde ki canavarı düşünmezsek tabi...

UNODC (Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç ile Mücadele Bürosu) tarafından hazırlanan 2011 raporuna göre Türkiye en çok uyuşturucu bulunduran ve satan ülkeler arasında ikinci sırada geliyor. Bu uyuşturucu tacirlerinin sakat bırakacağı ve hatta ölmelerine sebep olacağı insanlar umurlarında bile değil. Akıllarında sadece alacağı para var, oraya endeksliler. Bu düzen onları böyle motomot bir hale, duygusuz bir vaziyete getirdi.

Dünyada her yıl yaklaşık 1milyon 800bin çocuk ailelerinden zorla koparılarak fuhuş bataklığına saplanıyor. Aileler her yıl çocuklarını türlü şeyler vaat eden ve hatta tehditler savuran fuhuş baronlarına kaptırıyor. Kaçırılan bu çocuklar emperyalist ülkelerde çocuk pornosu sektöründe, para kazandıran bir nesne haline geliyor.

Okuması, düşünmesi, örgütlenmesi fiili olarak yasaklanan gençlere tek bir yol açılıyor bu da uyuşturucu, fuhuş ve yozlaşma. Bu fuhuş tablolarından, uyuşturucu sıralamalarından sorumlu olanlar iktidarı destekleyenlerdir. Sabancı'dır,Koç'dur, Zorlu'dur, Doğan'dır, Ülkerdir ve tüm tekelci burjuva kuruluşlarıdır. Okudukları, takip ettikleri Hürriyet, Vatan, Zaman, Yeni Şafak ve Sabah gibi tüm burjuva medya sorumludur bu istatistikten.
Bunların ahlaktan anladığı İsa Peygamberin ''bir yanağına vurulduğunda ötekini sen uzat'' düşüncesidir.  Kişiye bu empoze edilir. Ahlaki ve manevi değerlere dayanarak burjuvazinin bu yozlaşmaya ve çürümeye önlem alabileceğine inanmak onun sınıfsal niteliklerini bilmemektir, aymazlıktır. 
En basitinden bugün fuhuş, kapitalizm de ''genel ev'', ''randevu evi'' gibi normalleştirilerek insanlara sunuluyor ve bu ticaretin bir kısmı gibi gösteriliyor. İnsanlık onuru aşağılanarak pezevenklik ve fahişelik bir meslek olarak lanse ettiriliyor.

2003 yılında milliyet gazetesinde aynen şu şekilde bir haber çıkmıştı; ''Eskiden bu işler için Avrupa'ya gidilirdi. Şimdi en iyisi artık İstanbul'da bulunuyor.'' Bu haberin başlığı ise; ''İstanbul Seks Ticaret Üssü'' 
Ve bu habere ne iktidar ne de muhalefet sesini çıkartmadı. Gerekli, gereksiz her konuda goygoy'larını esirgemeyen devlet bunu turizmi geliştirmek için bir reklam olarak mı gördü, muallak...

Peki, vurucu soruya gelelim...
Böyle derinlikte bir kapitalist ülkede çürüme dediğimiz kokuşmuş düşünceler ve yozlaşma önlenebilir mi? 
Ülkemiz uzunca bir süredir kendisini milliyetçi, muhafazakar olarak nitelendiren iktidarlar yönetiyor. Şimdi de dinci gençlik yetiştirdiklerini söylüyorlar. Bu düşünce yapısındaki iktidarlarda emperyalist yoz kültür filiz verir ve ne kadar göz boyamaya çalışsalarda bunlar toplumun yapısını ve ahlakını koruyamazlar. Gençlerin uyuşturulduğu, fuhuşa zorlandığı bir sistemde adalet'in son kırıntısı da bitmiş demektir. Çocuklar için tek adalet, bu düzenin kökten değişmesidir.

Şimdi, kaldır başını! ''Hepimiz suçluyuz'' demek de sorunun özünü gizlemekten başka bir anlam taşımaz. Suçu tüm halka, topluma mal etmek suçluyu gizlemektir. ''Suçlu hepimiz değiliz!'' Çürüyen ve çürümeleri izleyen bu düzendir!''


24 Şubat 2012 Cuma

Bu blog'un arka fon'u; Mabel Matiz - Kul Hece olsun...

Her gördüğümde dudaklarında yalan bir gülümseme, gözlerinde bilindik bir sıcaklık var. Karanlık bile o'nun, o anından daha güvenli...

30 Ocak 2012 Pazartesi

Stalin'in avukatıyım! / 30.01.2012

Her zaman belirttiğim gibi Josef Stalin'e olan sevgim ve saygım büyüktür. Her tartışma sonunda Kemalistlerin ''ama Atatürk'' demeleri gibi karşıma çıkan, ''ama katil, ama sansürcü'' sözleri de canımı sıktı. Bunlara önce ''siz Stalin'in bıyıklarına kurban olun la!'' diyip, ardından öksürerek ciddi bir tavıra bürünüyor ve yazıma ''Sovyetler birliğinde yok sayılmayacak kadar belirgin bürokratik eğilimler vardı'' diyerek giriş yapıyorum.


Hem de küçümsenmeyecek eğilimlerdi bunlar. Lenin ve Stalin zamanında kafa kafaya verip bu tehlikeden bahsetmişler ve bürokratizme karşı mücadeleye soyunmuşlardır. Stalin de o sert yapısı, uzlaşmaz tavırlarıyla bu mücadelenin önderliğini üstlenmiştir. Ve evet, zaman zaman bu konuda caydırıcı ve sert kararlar almıştır. Stalin'in Bolşevik politika sanatını benimsemesi onun bürokratizme karşı mücadelesini gerektiriyordu. Yapı itibariyle de Josef Stalin masa başı kararlar almayı değil, yığınların eğilimine ve yönetime katılmasını ele alan bir devrimciydi. Ve burayı iyi okuyun; komünist bir önderdi!


Emperyalist propaganda merkezleri SSCB ve özellikle Stalin hakkında bir kampanya başlattı. Şimdi söylediğim her vasfı, bir küfür olarak da algılayabilirsiniz çünkü; William Rondolph Hearts'dan bahsedeceğim. Bilmeyenler için ufak bir tanımla değinmekte fayda var. W.R Hearts multi-milyoner bir Alman Nazi yanlısıdır. Gazeteleri günde 13milyona yakın satar bu da yaklaşık 40milyon kişinin okuması anlamına gelir. Bu denli güçlü şakşakçılara sahipken Hearts'ın basını elbette boş durmaz ve SSCB'nin sansasyonel olaylarını anlatır durur. 


Şimdilerde kulaktan dolma bilgilerle Stalin'i karalamaya çalışan kişilerin Stalin hakkında söylediği bir söz bu gazetenin manşetine aittir. Şubat 1935'de Sovyetler Birliğinde 6 milyon insanın açlıktan öldüğü manşet verilir. Hiç bir gerçekliğe dayanmayan bu manşet kuşkusuz gerçek ilan edilir. Bir süre sonra baktı ki halk buna inanıp galeyana geliyor, sosyalizme ve özellikle Stalin'e ciddi bir düşmanlık oluşuyor gazete bunu 15milyon ölüye çıkartır. Şimdi bu haberi gerçekmiş gibi savunanlar buraya dikkat etsin. Bu haberin muhabiri Colorado devlet hapishanesinden kaçan ve Ukraynaya daha önce hiç gitmemiş bir mahkum olduğu ortaya çıkar. 


Bir başka nokta ise, Stalin'in muhalefeti katletmesiydi. 1936-38 yıllarında her yıl 1 milyon olmak üzere 3 milyon kişinin idam edildiği iddia edildi. Sözde bütün muhalif unsurlar temizlenmişti. Emperyalist propagandanın gerçek yüzü işte böyle çirkin, böyle iğrenç işliyordu. 


Savaş, Sovyetler Birliğinin içine kadar gelmişti. Burjuva kalıntıları Nazi'ler tarafından desteklendi ve  önce Polonya daha sonra Çekoslovakya işgal edildi. Ülke içinde yasadışı örgütler arttı ve açıktan Bolşevik önderlere karşı suikastlar yapıldı. Kirov, Gorki ve bir kaç Bolşevik önder katledildi.


Eh, Moskova duruşmaları bu şekilde başlayınca yargılamaların ardından çorap söküğü gibi itiraflar geldi. Sosyalizmin inşaa edilemeyeceğini söyleyen Troçkistler bunların başındaydı. Trockistlerin önderlik ettiği sabotajcı, karşı-devrimci örgütlenme açığa çıkarıldı ve tasfiye edildiSöylenenlerin aksine sanıklar baskı ve işkence iddialarını yalanladılar. Ve hiç birinde bu tür izler görülmedi. 


Ve son olarak; bu duruşmalar söylendiği gibi milyonlarca insanın idamıyla sonuçlanmadı. Yüz bin'e yakın idam cezası verildi ama yine de bunların bir çoğu iptal edildi. Çok küçük kısmı uygulandı. Bu idam cezasının sosyalist sistemde meşrulaştırdığım anlamına gelmez elbette. Bir çoğu iptal edilse de idam cezası yine de uygulandı. Ama bu yaşanan olay normal bir zamanda değil faşizm'in saldırılarının öncesinde yani önlem alınması gereken zamanda yapılmıştır. Bir de şu durum var ki hep gülerim, Müslümanların ''kafirler cehennemde sonsuza kadar yanacaklar!'' söylemlerine benzer. Kalıplaşmış bir sözdür, ''Sovyetlerde cezalar ömürboyu sürer!''. ''Yok devenin nalı!'' diyerek ciddi çizgimden yavaş yavaş kaymak istiyorum çünkü bu sözün de ciddiye alınacak bir tarafı yoktur. Bunu da istatiksel şu alıntıyla noktalayacağım; ''1939 Sovyet mahkemelerinin istatistiklerine göre beş yıla kadar olan cezalar yüzde 95,9, beş ile on yıl arası cezalar yüzde 4, on yıldan fazla olanlar ise yüzde 0,1’dir. Bunlar arasında hırsızlar, katiller vb. adi suçlular da vardır.''


Bunu okuduktan sonra bana ''Stalin'i putlaştırıyorsun Marbling!'' eleştirileri gelmesin diye de gardımı şimdiden alıyorum. Bu putlaştırmaya zaten Stalin'in kendisi karşıydı. Bırakalım putlaştırmayı övülmesi durumunda bile mütevazi bir şekilde yaklaşıp kendisini ''devrimin yer süpürücüsü'' olarak tanımlamıştır. Kendisine ''büyük öğretmen'' diyen komünistlere karşı da, ''ben Lenin'in öğrencisiyim'' der. 


Velhasıl kelam; Stalin tartışılırken emperyalist propagandalara kulak tıkamak doğru olandır. Stalin'i savunmak bilimsel sosyalizmi hayata geçirmek,  inanç, disiplin ve sabır demektir. Sloganvari konuşmama kızıyorlar ama  söylemeden geçemeyeceğim, ''Stalin'i savunmak, proleteryanın ve tüm ezilenlerin davasına kendini korkusuzca adamak demektir!''


Marbling